11 Ocak 2012 Çarşamba

Unut Gitsin..BJK:2-1:G.ANT BB



Kötü hava, yorgun takım, son alınan golsüz beraberliğin etkisiyle beraber rotasyonu ikinci plana iten tutucu bir kurgu..Tribünde de, televizyon başında da alışılmadık sesler. Tribündeki iyi de, televizyondakine tahammül etmek neredeyse imkansız. Bir “adam” düşünün, maç başından sonuna kadar ne teknik heyet, ne futbolcu, ne takımın bütünü kalaylamadık kimse bırakmasın. Herkese, herşeye bir kulp taksın. Aynı adam yazık ki Türkiye’nin “önde gelen” spor gazetelerinden birinde "Beşiktaşlı" sıfatıyla yazılar yazsın. Bu işten para kazansın.

Şu takıma bazen o kadar kızıyorum ki, ama maç hakkında gözlemlerimi yazdığım blog sayfama bu kızgınlıkların tümünü süzgeçten geçirerek aktarıyorum. Zira maç yorumlarken amacım sadece bu takımın daha iyi olmasına yardımcı olmak. Farklı düşünen insanlarla fikir alışverişine geçmek. Asla ne formayı giyen futbolcuyu,ne teknik adamı ne de bu kulüpte emek harcayan her hangi birini rencide etmek değil. Hedef tahtası haline getirmek hiç değil. Etim, butum belli. Bu satırları kaç kişi okur, kaç kişi ciddiye alır az çok billiyorum. Ama buna rağmen azami dikkat gösteriyorum. Oysa o adam çıkmış, ulusal yayın yapan bir kanalda maçın başından sonuna kadar herkese giydiriyor. Tercihlerine katılmadığı bir teknik direktörü böyle körü körüne eleştirmek neyle açıklanabilir? Eleştiri elbette olur, ama bu düzeyde yapılana “bok atmak” denir. Ötesi de ne burada yazılır, ne de insan olanın yüzüne söylenir. O yüzden sana söyleyecek başka kelimem yok Turgay Demir.. Bu ülkenin futbolu, hakemi, federasyonu, yönetici ve taraftar profili ne ki, spor basını, köşe yazarı, maç yorumcusu ne olsun?!.. Kaç senedir blog takip ediyorum. Şu blog yazarlarının kullandığı dil, araştırma ve takip yeteneği, özverisi, yapıcı eleştirel tavrı, eleştirdiğinin yerine alternatif sunma inceliği, dilbilgisi ve yazım kurallarındaki hassasiyetlerini hiç bir köşe yazarında görmedim. Bu ülkenin en parlak spor yazarı, sanal alemin ortalama bir blog yazarı kadar birikimli değildir ve onun kadar ustaca kalem oynatamaz. Bunu bilir, bunu söylerim.

Zor olsa da, maça dönelim;

Beşiktaş alışılmışın dışında ilk tehlikede golü buldu. Aslında maç boyunca uygulanamayan asli plan bu golde gizliydi. Ayağa isabetli paslarla baskı kurup, araya ince toplar atmak.. Pektemek ince ara pasıyla sağ kenardan Holosko’yu kaçırdı. Holosko kafasını kaldırıp, penaltı noktasına yerden kesti. Golün tadını bozan ufak arıza da burada yaşandı; Necip Uysal ıska geçti,Simao körlemesine vurdu, seken topu Veli Kavlak tamamladı.

Bu erken gelen gol, takımı ateşlemek yerine kontrollü olmaya itti. Çünkü açıkçası kimsenin top oynamaya pek niyeti yoktu. Böylesine isteksiz bir ortamda yapılması gereken takımın rölantide kalması, arkayı kalabalık tutup, boş alanlara Pektemek ve Holosko ile açılmasıydı. Kör topal da olsa bu rölanti hali 45 dakika boyunca devam etti.

İkinci yarı da aynı düzende başladı. 57’de gelen Veli Kavlak-Manuel Fernandes değişikliğinin meali, mevcut rölanti düzenden biraz daha topa hükmeden ve ayağında top tutan bir takıma dönmek gerekliliğiydi. Böylece üzerine gelecek rakibin rüzgarı dindirilecek, teknik üstünlüğünü tabela üstünlüğü ile birleştiren Beşiktaş daha kolay pozisyon bulacak, aktif dinlenmeye geçecek, kendi koşmak yerine topu koşturarak rakibi yoracaktı. Bu düşünce sahada işlerlik kazanmadı zira en başından beri takımın top oynamaya pek niyeti yoktu. Bir müdahale daha gerekiyordu. Bu defa Pektemek yerini Almeida’ya bırakıyor, bu değişiklikle de Almeida’nın ilerideki varlığıyla rakibin savunmasını çok öne çıkarması engellenmek isteniyor, kenar beklerinin Almeida tarafından indirilmesi muhtemel toplara karşı Holosko-Simao tehdidine reaksiyon verebilmeleri amacıyla ileriye çıkışlarına ket vurulması amaçlanıyordu.

Nitekim buna gerek kalmadan Fernandes fişi çekti. Çok usta işi bir duran top vuruşuyla farkı ikiye çıkardı.

Maç başından beri şaşırtıcı şekilde yerini bulamayan, rakibi karşılama noktasında da , top alma konusunda da sıkıntı yaşayan Necip yerini Alves’e bıraktığında Carvalhal; “Gençler, anladık bitse de gitsek diyorsunuz ama, şu topu ayağınızda tutun azıcık” diye feryat figan bağırıyordu artık.

Giderek üzerine gelen rakibi karşısında Beşiktaş bir türlü beklenen pas trafiğini sağlayamadı. 3 pas üst üste yaptığında da zaten direk pozisyona giriyordu. O girilen pozisyonlarda Almeida her zamanki gibi kaçırdı. Kaçırdığına üzülmedi bile. Simao bir türlü kendisinden bekleneni yapıp, takım içi liderliği üstlenmedi. Oysa az biraz oyuna katılıp, top istese, oyunun temposunu tek başına ayarlayacak tecrübeye yeterince sahipti. Olmadı. Bunun için kimseye kızmıyorum. Başta da belirttiğim gibi hava soğuk, takım son maçında beklemediği kadar yüksek bir dirençle karşılaşıp 1 puana razı olmuş, Pazar günü sıradaki rakip ise en az Ankaragücü kadar saha direnci gösteren Bursaspor. Enerjisini ekonomik kullanmayı tercih etti.

Derin bir rotasyona girmek ya da girmemek sonuna kadar hocanın kararı. Ben elzem olduğunu düşünmüyordum. Ama görmek istediğim isimleri elbette vardı. Bir dahaki turlarda daha değişik kadrolar görürüz sanıyorum. Ayrıca Simao’nun sahada 90 dakika hiç bir şey yapmadan dolaşmasına da içerlemedim. Kendine gelmesi açısından bu maçta sahada tutulduğunu düşünüyorum. Benim açımdan mesele yok yani. Planlar sahada tutmadı. Çünkü futbolcular istemedi. “Biz yeteri kadar oynar, kazanmak için gereken kadar gol atarız” dediler. Kimse sakatlanmadı, kimse cezalı duruma düşmedi. Unutun, gitsin..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme