13 Ocak 2012 Cuma

Başımız Sağolsun...


Büyük usta Lefter Küçükandonyadis'i kaybettik. Hepimizin başı sağolsun...

12 Ocak 2012 Perşembe

"Craven Cottage" Olmak?..




Son günlerde yine gündemde stad meselesi. “Abi, askerlik kısalıyormuş” efsanesiyle yarışır. Derler ki, Akad Kralı Sargon tarihte bilinen ilk düzenli orduyu kurduğundan beri “Kesin bu yaz askerlik düşecek” şeklinde bir söylenti yayılır. Süleyman Seba gittiğinden beri de bu stada her mayıs ayında kazma vurulur. Yeni açık tribüne yapılan iyileştirme ve zeminin aşağıya çekilmesi dışında bir şey görmedik.

Kazlıçeşme durumları, spor kompleksi, içinde alışveriş merkezi, kongre sarayı,sinema filan da olacak komple bir yaşam alanı derken herkesin kafası karışmış durumda. Ayrıca eski açık tribünün sit alanı olması durumu var. Stadın bulunduğu hassas konum itibariyle de mimari açıdan hem ihtiyaçlara cevap verebilecek modern çizgilere sahip, hem de çevresiyle uyumlu yeni bir yapı gerekiyor(mu?)..

Bence, gerekmiyor. Öncelikle herkesin bildiği üzere Beşiktaş bir semt takımıdır. Takımın antrenman tesislerinin Fulya’dan alınıp, Ümraniye sırtlarına götürülmesi bu semt takımı olma haline zaten yeterince zarar vermiştir. Hala bunun acısını çekerim içimde bir yerlerde. Şimdi gelirlerini arttırmak amacıyla stadın başka bir noktada yapılmasına canım pahasına karşı çıkarım. Bu değişmez bir tavır olarak kenarda dursun.

İnönü Stadı’nın yerine daha modern bir stad inşası kağıt üzerinde elzem görülebilir ama her şeyi de “modern çağın gerekleri” ile açıklamak tarihi değerlerimize bu kadar sırtımızı dönmemiz manasına gelmez. Sürekli bir farklılık, bir incelik, bir başka tavır koyma dürtüsüyle yaşatılan bu gelenek, şartlar ne getirirse getirsin, çağın gereklerine o kadar da uyum sağlamak zorunda değildir. Sonuçta, kendi gelenekleriniz doğrultusunda eğer derdiniz sizi siz yapan değerlere sahip çıkmaksa, son derece etkin çözümler üretilebilir.

Öncelikli yapılması gereken şey, lafı eveleyip gevelemeden, herkesin eteğindeki taşları dökmesidir. Hükümet bu konuda nerede duruyor, düşüncesi, amacı nedir, bunu bilmeliyiz. Daha sonra Demirören ve şükerası stad projesini kongre üyelerinin burnuna tuttuğu havuç olarak mı kullanıyor, bu açıklığa kavuşturulmalı.


Ben “modern stadın” bir zorunluluk olarak kapıya dayanacağını düşünenlere inanmıyorum. Stadyum gelirleri elbette kulüpler adına elzem bir yer işgal ediyor. Fakat bu sadece beton blokların üst üste yayılmasıyla sağlanacak kadar basit bir durum değil. Özellikle söz konusu hedef kitle Beşiktaş taraftarı ise. Bir kere, bu yönetim taraftar kitle analizi yapmak noktasında son derece beceriksiz. Ya da isteksiz. Mete Düren’in maç biletlerinin pahalılığıyla ilgili her yorumu sonrası titreme krizleri geçiriyorum. Bu kadar tepeden bakan, taraftarına, takımını var eden değerlere uzak bir yönetici tipi hayal dahi edilemez. Bu kulübün taraftarları ile arasında daha samimi ilişkiler geliştirmesi gerekir. Yoksa, modern stad yapmakla geçici çözümler elde edersiniz. Oysa kulüp-taraftar arasındaki mesafeyi kısaltır, mevcut stadı depreme karşı gerekli güçlendirmelerle güvenli hale getirir, sezonluk kombine fiyatlarına her sezon kol gibi zamlar yapmazsanız kapalı gişe bile oynarsınız senelerce.

Ayrıca ortada dolanan projelerde gereksiz bir şatafat, altına kongre merkezi, üstüne restoran, icabında otel filan gibi abukluklara asla ve kat’a girilmemesi gerekir. Özen gösterilmesi gereken yegane konu, burada staddır. Konumu, tarihi değeri bir kenara her durumda bundan 50 sene sonra bile tek çivi çakılmamış haliyle bu stad dünyanın en güzel 10 stadı listesinde kendine yer bulur. Çünkü bu stadın bir “ruhu” vardır. Bu ruhu inkar etmek, modernite ile, çağın gerekleri ile, kulübün içinde bulunduğu borç krizinden çıkışının tek yolu ile bağdaştırmak en hafif ifadeyle akıl tutulmasıdır. Avrupa’nın bütün önde gelen kulüpleri stadlarını modernize etmiş olabilir. Ama elimizde bir Fulham örneği var. Arap sermayesinin eline geçen Londra takımı, stadı Craven Cottage’i yenilemek istediğini defalarca dile getirdi. Ama o tarihi tribüne el sürmeleri kesinlikle yasak. Çünkü Londra’nın konuyla ilgili makamlarına göre o tribün artık basit bir futbol tribünü olmasından çok daha öte, yaşayan bir miras. Bölgenin simge eserlerinden biri. Bu durumda ne kadar içinden çıkılmaz bir durum olursa olsun o “ruh”u oradan kaldırmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Kalan 3 tribünü yıkılıp, modernize edilmişti zaten. Ama o tribün hala ilk günkü gibi yerinde. Fulham taraftarlarının bununla gurur duyduklarından eminim. O stada futbol oynamaya gelen misafir takım oyuncularının etkilendiğinden de.. Hatta rakip taraftarlar da bu duruma büyük saygı duyuyorlardır.


Geriye kalan tribünler için mimari estetiği bozmadan kapasite artışı gayet yapılabilir. Mevcut haliyle 32 bin seyirci kapasiteli İnönü Stadı’nı 60 bine çıkarmak ne kadar gereksiz, söylemeye bile gerek yok. Bu durumda 40 bin kapasite gayet yeterli ve mantıklıdır. Ayrıca böyle gelenekçi bir yaklaşım kulübün değerlerliyle de birebir örtüşeceği için, taraftarlarca da gayet sahiplenilir. Modernize edilmesi gereken kalan 3 tribünden birinin adını Süleyman Seba, diğerinin adını Baba Hakkı ya da Şeref Bey, şimdiki Kapalı tribünün adını da Mehmet Işıklar tribünü koyun, kombinelere fahiş zamlar yapmayın, stadı deprem gibi risklere karşı güçlendirin, yeni açık tribünü sahaya İngiliz modeli kutu gibi yaklaştırın. Ondan sonra yeni stada gerek kalıyor mu, kombine satışları patlıyor mu, patlamıyor mu görelim.

Şu güzelim stadı “modernize etmek” adı altında Halkalı Toplu Konutları gibi beton bir yığına çevirenin bu dünya da da, öbür dünyada da iki elim yakasında. Stadın mevcut yerini terk edip, başka bir yere gidenin zaten yatacak yeri yok. Bu sürece sessiz kalan, kafası karışan, “ama abi öyle gerekiyor, ben de istemiyorum aslında..” filan diye geveleyenin de acil tarih dersine ihtiyacı var.

Bu takım semt takımıdır. Elinde kalan en büyük değeri de stadıdır. Bedeli ne olursa olsun savunulmalıdır..

11 Ocak 2012 Çarşamba

Unut Gitsin..BJK:2-1:G.ANT BB



Kötü hava, yorgun takım, son alınan golsüz beraberliğin etkisiyle beraber rotasyonu ikinci plana iten tutucu bir kurgu..Tribünde de, televizyon başında da alışılmadık sesler. Tribündeki iyi de, televizyondakine tahammül etmek neredeyse imkansız. Bir “adam” düşünün, maç başından sonuna kadar ne teknik heyet, ne futbolcu, ne takımın bütünü kalaylamadık kimse bırakmasın. Herkese, herşeye bir kulp taksın. Aynı adam yazık ki Türkiye’nin “önde gelen” spor gazetelerinden birinde "Beşiktaşlı" sıfatıyla yazılar yazsın. Bu işten para kazansın.

Şu takıma bazen o kadar kızıyorum ki, ama maç hakkında gözlemlerimi yazdığım blog sayfama bu kızgınlıkların tümünü süzgeçten geçirerek aktarıyorum. Zira maç yorumlarken amacım sadece bu takımın daha iyi olmasına yardımcı olmak. Farklı düşünen insanlarla fikir alışverişine geçmek. Asla ne formayı giyen futbolcuyu,ne teknik adamı ne de bu kulüpte emek harcayan her hangi birini rencide etmek değil. Hedef tahtası haline getirmek hiç değil. Etim, butum belli. Bu satırları kaç kişi okur, kaç kişi ciddiye alır az çok billiyorum. Ama buna rağmen azami dikkat gösteriyorum. Oysa o adam çıkmış, ulusal yayın yapan bir kanalda maçın başından sonuna kadar herkese giydiriyor. Tercihlerine katılmadığı bir teknik direktörü böyle körü körüne eleştirmek neyle açıklanabilir? Eleştiri elbette olur, ama bu düzeyde yapılana “bok atmak” denir. Ötesi de ne burada yazılır, ne de insan olanın yüzüne söylenir. O yüzden sana söyleyecek başka kelimem yok Turgay Demir.. Bu ülkenin futbolu, hakemi, federasyonu, yönetici ve taraftar profili ne ki, spor basını, köşe yazarı, maç yorumcusu ne olsun?!.. Kaç senedir blog takip ediyorum. Şu blog yazarlarının kullandığı dil, araştırma ve takip yeteneği, özverisi, yapıcı eleştirel tavrı, eleştirdiğinin yerine alternatif sunma inceliği, dilbilgisi ve yazım kurallarındaki hassasiyetlerini hiç bir köşe yazarında görmedim. Bu ülkenin en parlak spor yazarı, sanal alemin ortalama bir blog yazarı kadar birikimli değildir ve onun kadar ustaca kalem oynatamaz. Bunu bilir, bunu söylerim.

Zor olsa da, maça dönelim;

Beşiktaş alışılmışın dışında ilk tehlikede golü buldu. Aslında maç boyunca uygulanamayan asli plan bu golde gizliydi. Ayağa isabetli paslarla baskı kurup, araya ince toplar atmak.. Pektemek ince ara pasıyla sağ kenardan Holosko’yu kaçırdı. Holosko kafasını kaldırıp, penaltı noktasına yerden kesti. Golün tadını bozan ufak arıza da burada yaşandı; Necip Uysal ıska geçti,Simao körlemesine vurdu, seken topu Veli Kavlak tamamladı.

Bu erken gelen gol, takımı ateşlemek yerine kontrollü olmaya itti. Çünkü açıkçası kimsenin top oynamaya pek niyeti yoktu. Böylesine isteksiz bir ortamda yapılması gereken takımın rölantide kalması, arkayı kalabalık tutup, boş alanlara Pektemek ve Holosko ile açılmasıydı. Kör topal da olsa bu rölanti hali 45 dakika boyunca devam etti.

İkinci yarı da aynı düzende başladı. 57’de gelen Veli Kavlak-Manuel Fernandes değişikliğinin meali, mevcut rölanti düzenden biraz daha topa hükmeden ve ayağında top tutan bir takıma dönmek gerekliliğiydi. Böylece üzerine gelecek rakibin rüzgarı dindirilecek, teknik üstünlüğünü tabela üstünlüğü ile birleştiren Beşiktaş daha kolay pozisyon bulacak, aktif dinlenmeye geçecek, kendi koşmak yerine topu koşturarak rakibi yoracaktı. Bu düşünce sahada işlerlik kazanmadı zira en başından beri takımın top oynamaya pek niyeti yoktu. Bir müdahale daha gerekiyordu. Bu defa Pektemek yerini Almeida’ya bırakıyor, bu değişiklikle de Almeida’nın ilerideki varlığıyla rakibin savunmasını çok öne çıkarması engellenmek isteniyor, kenar beklerinin Almeida tarafından indirilmesi muhtemel toplara karşı Holosko-Simao tehdidine reaksiyon verebilmeleri amacıyla ileriye çıkışlarına ket vurulması amaçlanıyordu.

Nitekim buna gerek kalmadan Fernandes fişi çekti. Çok usta işi bir duran top vuruşuyla farkı ikiye çıkardı.

Maç başından beri şaşırtıcı şekilde yerini bulamayan, rakibi karşılama noktasında da , top alma konusunda da sıkıntı yaşayan Necip yerini Alves’e bıraktığında Carvalhal; “Gençler, anladık bitse de gitsek diyorsunuz ama, şu topu ayağınızda tutun azıcık” diye feryat figan bağırıyordu artık.

Giderek üzerine gelen rakibi karşısında Beşiktaş bir türlü beklenen pas trafiğini sağlayamadı. 3 pas üst üste yaptığında da zaten direk pozisyona giriyordu. O girilen pozisyonlarda Almeida her zamanki gibi kaçırdı. Kaçırdığına üzülmedi bile. Simao bir türlü kendisinden bekleneni yapıp, takım içi liderliği üstlenmedi. Oysa az biraz oyuna katılıp, top istese, oyunun temposunu tek başına ayarlayacak tecrübeye yeterince sahipti. Olmadı. Bunun için kimseye kızmıyorum. Başta da belirttiğim gibi hava soğuk, takım son maçında beklemediği kadar yüksek bir dirençle karşılaşıp 1 puana razı olmuş, Pazar günü sıradaki rakip ise en az Ankaragücü kadar saha direnci gösteren Bursaspor. Enerjisini ekonomik kullanmayı tercih etti.

Derin bir rotasyona girmek ya da girmemek sonuna kadar hocanın kararı. Ben elzem olduğunu düşünmüyordum. Ama görmek istediğim isimleri elbette vardı. Bir dahaki turlarda daha değişik kadrolar görürüz sanıyorum. Ayrıca Simao’nun sahada 90 dakika hiç bir şey yapmadan dolaşmasına da içerlemedim. Kendine gelmesi açısından bu maçta sahada tutulduğunu düşünüyorum. Benim açımdan mesele yok yani. Planlar sahada tutmadı. Çünkü futbolcular istemedi. “Biz yeteri kadar oynar, kazanmak için gereken kadar gol atarız” dediler. Kimse sakatlanmadı, kimse cezalı duruma düşmedi. Unutun, gitsin..

10 Ocak 2012 Salı

Kanat Adamından Kenar Forvete..




3-5-2 ve 4-4-2’nin uzunca bir süre yaygın olarak kullanılması kenar oyuncularının önemini giderek arttırdı. Tarihsel olarak kesin bir ayrımdan söz etmek mümkün olmasa da, 4-3-3’ün futbolun son 15 senesinde yükseldiği iddia edilebilir.

Bu son 15 seneyi çıkardığımızda futbolun üst düzey oynandığı hemen her coğrafyada sahanın kenarlarında top taşımakla görevli oyuncuların birbirine çok benzer özelliklerde olduğunu görüyoruz. Beşiktaş’tan ilk aklıma gelen Rıza Çalımbay. Sağ kenardan kestiği muz ortalarla nam salan Rıza’nın içeri ani bir dönüşle adam eksilterek gol attığını hatırlar mısınız? Ajax’ta harikalar yaratmış, bir buz patencisi gibi sol kenardan kayan Overmars’ın  golcü kimliği taşımasına rağmen kulüp kariyerindeki toplam 401 maçta 78 gol atmış olması onun yetenekleriyle açıklanabilir mi? O kalibrede bir oyuncu 400 maçta 100’ler kulübüne kolayca girebilmeliydi oysa... Brezilya’nın mucizesi Garrincha’nın “saka” ya da “minik kuş” lakabı sağ kenardan her maçta sayılamayacak kadar çok yaptığı bindirmelerden gelmektedir. Topla yaptığı bu bindirmelerin büyük kısmı ceza sahasına orta ya da pas ile sonuçlanır. Overmars gibi kanat adamlarının habercisi, müjdecisi Garrincha’dır kısaca.

8 Ocak 2012 Pazar

Santraforlaştıramadıklarımızdan Mısınız?...




Sorun yumağı başkent ekibi karşısında Carvalhal asli planından ödün vermeden başladı maça: Dinamik orta sahasına oyunu kontrol etme yetkisi veren Portekizli hoca, Almeida’nın merkezden sol kenara yapacağı koşularla göbekte açılacak boşlukları Veli Kavlak-Pektemek-Ernst üçlüsüyle  doldurmayı düşünüyordu. Hilbert kadar olmasa da, kanat bindirmeleri ile Ekrem’in yaratacağı koridoru ise kimin dolduracağı belirsiz gibiydi. Bu düzen içerisinde Simao’nun varlığı neredeyse hiç fayda getirmedi. Sakatlıktan yeni kurtulan Simao geçmiş görüntüsünden çok uzaktaydı ayrıca pas dağıtımı ve alan kontrolü noktasında da büyük sıkıntılar yaşadı. Beşiktaş’ın son haftalarda blok halinde oynamaya alışık olduğu orta saha düzenine uyum sağlamakta çok zorluk çekti.

"Büyük" Olabilmek..CITY:2-3:MANU





Son randevuları oldukça sansasyonel sonuçlanan Manchester’ın iki takımı bu defa FA CUP mücadelesinde karşı karşıya geldi. Maça elbette damga vuran henüz 12. dakikada City’nin kaptanı Kompany’nin direk kırmızı kartla oyun dışında kalmasıydı. Ada genelinde adil mücadele çerçevesinde kalması şartıyla sertliğe prim veriliyor hakemlerce. Ancak rakibi yaralayıcı ya da kasten sakatlamaya yönelik teşebbüsler dahi oyundan ihraç ile cezalandırılıyor. En azından kağıt üstünde böyle. Bu bağlamda Kompany’nin yaptığı hareket her ne kadar Nani tarafından ustaca savuşturulmuş olsa da, kural kitabına göre kırmızı kart bence doğru. Tartışılması gereken burada talimatın doğru olup, olmadığı..yoksa kurallar dahilinde bakıldığında söylenecek söz yok.

4 Ocak 2012 Çarşamba

İki Gelsin İkiiii...BJK:2-0:ES



İlk yarı değerlendirmesi yaparken fazlalıkla değindiğim orta saha dinamizmi Beşiktaş’ın kurtarıcısı oldu yine.(bkz:son yazım) Şu orta sahaya sahiden yazık oluyor. Fernandes gibi bir virtüöz, tekniği, pasları, adam eksiltebilme özelliğinin yanı sıra yorulmak bilmeksizin koşuyor. Savunmadan top alıyor oyun kuruyor, rakip yarı alanda ince oynayıp, tehlike yaratıyor. Yetmiyor, her maç duran toptan takım arkadaşlarına çarptırarak gol attırıyor. Yine yetmiyor, şut çekiyor, çalım atıyor, topla mesafe katediyor, ceza sahasında uzak köşede elini havaya kaldırıp, pas bekliyor..Pırlanta gibi parlıyor.. Veli Kavlak gibi bir dinamo var; isabetli pas yüzdesini yukarıya çekmiş, mücadele ediyor. Rakibi karşılıyor, ilk toplara basıyor. Araya toplar atıyor. Kenarlara topu indirip, takımı rahatlatıyor, sahaya yayılması noktasında zaman kazandırıyor. Fabian Ernst gibi bir zanaatkar var; 19 yaşındaymış gibi şok pres yapıyor. Her durumda basit ama etkili olanı deniyor. Adam kovalıyor, alan daraltıyor. Topsuz oyun nasıl oynanır, adeta ders veriyor. Kulübede Necip Uysal, tribünde julio Alves oturuyor. Aurelio sakat...